BASKIN ORAN
“Ne olacak bu memleketin hali!”
CHP, kedi olalı ilk defa bir fare tutmuşa benziyor.
Gerçi K. Kılıçdaroğlu’nun Haziran 2017 Adalet Yürüyüşü önemliydi, ama ondan sonra parti sönmüştü. Daha önemlisi, bu yürüyüş bir CHP milletvekilinin (Enis Berberoğlu) MİT TIR'ları görüntülerinin yayımlanması davasında mahkum edilmesini protestoydu. Selahattin Demirtaş’ın nahak yere yatırıldığı Edirne’de değil, İstanbul’da sona ermişti. Şimdi İmamoğlu’nun simgesi olduğu ve Özgür Özel’in (ABB Başkanı M. Yavaş’a rağmen) şu âna kadar başarıyla götürdüğü kampanya, eğer istenirse, B. Ecevit’in “Ortanın Solu” politikasına biraz benzetilebilir.
Batı’nın Türkiye’deki son duruma bakış süreci
Genel görünüm: Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin güçlü bir tepki ortaya koyamadığı konuşuluyor . ABD, malum, Trump yönetimi altına girdiğinden bu yana ‘ne yapsa yeridir, ne etse beklenir’ pozisyonunda. Bu arada, tabii, insan hakları konusunda kendini iyice devreden çıkarmış vaziyette. Önce, doğrudan ABD’ye bakalım.
Paşinyan’ın sözleri Kürt meselesi açısından da çok önemli
Bu ayrıntılı görüşmenin bizi rahatlatıcı etkisi şimdi yalnızca Türk Dış Politikası üzerinde değil, bizzat iç politikada Kürt meselesi hakkında bu Mart ayında başlatılmış “Süreç” üzerinde de çok önemli olacağa benziyor.
AB ile NATO’yu birbirine fena halde karıştırma vaziyetleri
Tam bir haftadır, AB ile Türkiye arasında bir “durum benzerliği” oluştu. Avrupa, AB kavramının aksine, bütünlük sorunu yaşıyor ve çırpınıyor. Türkiye ise, tam bir ‘Aman neler oluyor, açıkta kalmayalım, büyük fırsat yakaladık, kaçırmayalım!’ psikolojisiyle sarsılıyor. Bu “durum benzerliği”, ‘Böyle bir konjonktürde bizi tam üye yapmaya AB’nin eli mahkum!’ tezlerinin ortaya atılması sonucunu doğurdu.
Çağrı’nın “Türkçesi” ve “Kürtçesi”
Özellikle, çağrının sadece PKK’yı mı yoksa bütün Kürt direniş hareketlerini mi hedeflediği hususunda görüşler farklı. “Hiçbir hazırlık yoktu” diyen Bülent Arınç bir yanda, “Bir yıldır görüşüyorlardı” diyen Özgür Özel öbür yanda. Bizzat Sırrı Süreyya Önder ile Tülay Hatimoğulları, Çağrı’nın YPG’yi kapsayıp kapsamadığı konusunda fikir birliği halinde değiller. Fakat bu konuda yazmak son derece zor. Sadece bu karşıtlıklar olduğu için değil, gelişmelerin daha oluşmamış olması yüzünden. Fazla uzatmak istemiyorum, söyleyeceğimi hemen deyivermek istiyorum...
Prof. Serap Yazıcı ile CB Erdoğan olayı
Prof. S. Yazıcı, 14.10.2024’te şöyle demişti : “Hukuki bakımdan enkaz içindeyiz. Türkiye'de her şey tepe taklak olmuş durumda.” Ve şöyle devam etmişti: “Öncelikli sorunumuz açlık ve yoksulluk sorununu çözmek olsun. Anayasamızın 2’nci maddesinde Cumhuriyetimizin temel niteliklerini [insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı demokratik laik sosyal hukuk devleti] düzenleyen hükmün içerdiği kavramların artık ihlal edilmesinden vazgeçelim. Bu kavramların bekçisi olalım.” AKP’ye katıldığı 23.02.2025 günü, bu eylemini şöyle açıklıyordu : “Benim görüşlerimde bir değişiklik yok. Meclis’te bu fikirlerimin mücadelesini verdim. Ama Meclis’te bu fikirlerim doğrultusunda hiçbir şeyi değiştiremedim."
TÜSİAD olayı ve önemli evveliyatı
Tek Adam İktidarı ve basını çok büyük tepki gösterdi. Hemen soruşturma da açıldı. Hürriyet’te A. Selvi, olayı demokrasiye karşı çıkış olarak yorumlayan şu sonuca vardı: “TÜSİAD’ın seçilmişlerle sorunu var.” Kestirmeden söyleyelim, TÜSİAD ne melek ne şeytan. Kamu dışı milli gelirin %50’sini temsil ederek kurumlar vergisinin %80’ini ödeyen, İstanbul merkezli 4.500 şirketten oluşarak Türkiye büyük burjuvazisini temsil eden bir kulüp. Bu sert çıkışa TMSF’ye özel şirketlere el koyma yetkisinin verilmiş olması da katkı yapmış olabilir. Fakat şunu kabul etmek lazım ki dırıltısız ülke isteyerek kendisi açısından tamamen rasyonel davranıyor TÜSİAD. Bu son önemli uyarı da istisnai olarak ve durup dururken yapılmadı. Bunun çok derin bir evveliyatı var; en fazla otuz yıl geçmiş olmasına rağmen nedense kimselerin hatırlayıp yazmadığı bir evveliyat.
Ne tasarruf edilemeyecek bir itibarmış Ya Hû
Diyanet İşleri Başkanlığı, fitrenin kimlere verilebileceğine ilişkin soruya, Alo 190 Diyanet hattından şu bilgiyi iletti: “Ramazan ayında fitre. Bakmakla yükümlü olduğunuz kişilerden olmaması şartıyla, asgari ücretli ya da emekli maaşı alan birinin geçinemediğini düşünüyorsanız, yan geliri yoksa evi kiraysa ya da evi varsa bile yakıtını vs. ödeyemiyorsa verebilirsiniz” 2024’te asgari ücretle çalışan kişi sayısının 7,1 milyon, 2025’te ilan edilen asgari ücretin 22.104 TL, her 4 emekliden 1’inin aldığı en düşük emekli aylığının 14.469 TL, açlık sınırının ise 22.131 TL olduğu Türkiye’de, hatırlamak için “fitre”nin tanımı: “Türkçede fitre şeklinde söylenen fıtır sadakası, nisab miktarı malı olan Müslümanların Bayram namazına kadar vermeleri vacib olan sadaka türüdür”. Böyle bir duruma gelmiş ülkede Saray’ın 2024’ün ilk 11 ayında harcaması 11 milyar 352 milyon 827.000 TL. Diğer bir deyişle, 1 günde 2.023 asgari ücretlinin ve 2.752 emeklinin aylık maaşı kadar.
Osmanlı Padişahı bile bu kadarını hayal edemezdi
1876 Meşrutiyet (anayasal monarşi) öncesindeki Osmanlı padişahlarında bile bulunmayan yetkileri CB Erdoğan’a veren bir kanun çıktı tam 1 hafta önce.
Sessiz sedasız bir “yukarıdan karşı-devrim” yapılıyor. Buna yazının sonunda döneceğim ama olayla ilgili olarak insanın aklını başından alacak en az 3 hususu önceden dile getireyim.
Kürt meselesi – içte ve dışta son durumlar
Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te tokalaşarak başlattığı, ne idüğü olduğunu hâlâ anlayamadığımız ikinci girişimi 4 aydır yaşıyoruz. Buna yaşamak denebilirse. Çünkü: 1) İç politikada muhalefet ve özellikle Kürtler üzerinde polis ve yargı baskısı muazzam arttı, 2) Dış politikada ise Ortadoğu gerçeğine katiyen oturmayan bir politika izliyoruz. Sadece bu yılı (2025) alalım ve iç politikadan başlayalım. Vaziyet o hale geldi ki, espriler patlamaya başladı: “İfadeye çağrılan Halit Ergenç, Şehzade Mustafa’yı boğdurmak suçuyla mahkemeye sevk edildi."