İş buraya gelince ister istemez 12 Eylül darbesi sonrasını hatırlıyoruz. Biliyorsunuz Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş’e 12 Eylül darbecileri tarafından siyasi yasak konmuştu. Bu siyasi yasak döneminde CHP, AP, MSP ve MHP farklı yollar izlediler. Ecevit eski CHP’li yol arkadaşlarıyla yürümeyi tercih etmedi . AP’nin yerine kurulan DYP’de ise pek böyle tartışmalar olmadı. Merkez sağ’ın imrenilecek bir yönünü pek bulmam. Ama DYP’nin 1980 sonrası, -1993’e kadarki diyelim- performansı, merkez sol’dan daha başarılıydı.
Gelecek Cumhurbaşkanlığı seçiminde iktidarın en güçlü rakibi olacağı ayan beyan ortada olan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önce diplomasının hukuksuz biçimde iptal edilmesi, sonra da diğer ilçe belediye başkanları ve üst düzey İBB bürokratlarıyla birlikte tutuklanıp hapse atılması, artık literatüre 19 Mart darbesi olarak geçti denebilir.
İktidara göre bu elbette bir darbe değil. İmamoğlu “Yolsuzluk” soruşturması gerekçesiyle hapse atıldı. Bu gerekçeye muhtemelen kendileri dahi inanmıyorlar ama yeni çağın otoriter-popülist-sağ rejimlerinin özelliği bu. Elindeki medya (ve sosyal medya) gücüyle siyaseti manipüle etmek. Kendi seçmenlerinin bile inanması önemli değil. Yeni ve kendi kurduğun yapay bir gerçekliği ne kadar yaygınlaştırabiliyorsun, önemli olan o.
Teknik açıdan da buna bir darbe demek belki tartışmalı. Partiler kapatılmadı, Parlamento yerinde duruyor, muhalif basın, para ve ekran karartma cezalarıyla, hapis tehditleriyle boğuşsa da yayınını yapıyor, insanlar toplu olarak işkenceyle gözaltına alınsa da sokağa ya da kentin ücra bir köşesindeki meydanlara çıkabiliyor. Üstelik bu hamleyi yapan da ordu değil.
Evet bunlar doğru ancak ülkede iktidar, yargıyı kendi siyasi emelleri için rahatlıkla kullanıyorsa, en güçlü rakiplerini birer siyasi rehine gibi (Önce Selahattin Demirtaş, sonra Ekrem İmamoğlu, -kimilerine göre Ümit Özdağ da bu listeye girebilir-) hapse atıyorsa, iki günde 300 genç, sırf iktidarın canını sıktı diye tutuklanıyorsa buna pekâlâ –sivil ya da siyasi- darbe denilebilir.
CHP bu darbeyi göğüslemek için başarılı bir performans gösteriyor, hakkını teslim etmek lazım. Beri yandan da eğer bu bir darbeyse, şu koşullara da hazırlıklı olmak gerekiyor:
Umarız ki Demirtaş, İmamoğlu ve beraberinde tutuklananlar kısa sürede özgürlüklerine kavuşur. Ancak bu, Erdoğan ve Bahçeli’nin gözünü ne kadar kararttığına bağlı.
Dolayısıyla Erdoğan ve Bahçeli, İmamoğlu’nun önümüzdeki seçimlere kadar en azından siyasi yasaklı bir konumda olmasına yönelik bir çizgi izleyecektir, bu çok açık.
İş buraya gelince ister istemez 12 Eylül darbesi sonrasını hatırlıyoruz. Biliyorsunuz Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş’e 12 Eylül darbecileri tarafından siyasi yasak konmuştu. Bu yasaklar ancak 1987 yılındaki referandumla kaldırıldı. İktidardaki ANAP büyük bir kampanya ile yasakların kalkmamasını savundu ancak o zamanlar Özal’ın elinde şimdiki gibi bir medya gücü yoktu. Olsaydı bile yasakların kalkacağı belliydi çünkü ANAP, eski gücünü korumakta zaten zorlanıyordu.
Bu siyasi yasak döneminde CHP, AP, MSP ve MHP farklı yollar izlediler. CHP’nin kapatılmasıyla önce Halkçı Parti kuruldu, sonra SODEP, ve ikisi birleşerek, SHP. Ancak Ecevit eski CHP’li yol arkadaşlarıyla yürümeyi tercih etmedi ve siyasi yasaklı olmayan eşi Rahşan Ecevit liderliğinde başka bir parti kurdu: DSP. İlginçtir, 1980’ler boyunca merkez sol, bu iki partinin (ve oyuna sonradan eklenen Deniz Baykal’ın) çekişmesine sahne oldu, bu uğurda bazı seçimler kaybedildi.
AP’nin yerine kurulan DYP’de ise pek böyle tartışmalar olmadı. Evet zaman zaman “geleneğin” yeni temsilcisi olarak bazı isimler piyasaya sürüldü ise de AP geleneği Demirel’i “Bir bilen” olarak gördü ve DYP’ye genel başkan seçilenler de “emanetçi” olduklarını gizlemediler, bunda gizlenecek bir durum da yoktu, çünkü memlekette seçimler yapılıyor olsa da darbe koşulları geçerliydi, siyasi yasaklar sürüyordu.
Erdoğan, –ki kendisinin de aslında önümüzdeki seçimde aday olup olamayacağı net değildir- CHP’nin, İmamoğlu’nu değişmez aday olarak kabul edip çıkaracağı yeni adayları “emanetçi” olmakla suçlayacaktır.
Kulakta tatsız biçimde tınlasa da bunun siyasi hayatımızda ne yazık ki yeri var. Darbe dönemlerinde böyle formüller bulunmasında hiç beis yok. Tam tersine bu, siyasete darbe yapanların sorumluluğundaki bir durum.
Dolayısıyla CHP’nin böyle bir yol izlemesinde bence hiçbir mahsur yok. Tam tersine yaşanan sürecin bir adı konmuş olur.
Mesele şu ki CHP ne yapacak? Boykotlar, öğrencilerdeki hareketlilik, muhalif kesimdeki canlanma, bunların hepsi önemli. Ama iş bir aşamada gelip parti olarak ne yapacağınıza da kalıyor.
Merkez sağ’ın imrenilecek bir yönünü pek bulmam. Ama DYP’nin 1980 sonrası, -1993’e kadarki diyelim- performansı, merkez sol’dan daha başarılıydı.
Madem ortada bir darbe var, ona göre bir siyaset belirlemek lazım.