İmamoğlu ve Gezi eylemleri: "Yeşil alan gaspı ile seçimlerin gaspı"

İBB Başkanı İmamoğlu'nun gözaltına alınmasıyla 10 gün tüm Türkiye'yi ayağa kaldıran protestoları, Dokuz Eylül Üniversitesi'nden siyaset bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal değerlendirdi.

İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun ve beraberinde 80 kişinin gözaltına alınmasıyla başlayan protestolar, bazen İBB Binası'nın olduğu Saraçhane'de, bazen Şişli'de, bazen Ankara ODTÜ'de, bazen İzmir Kordon'da, bazen İstanbul Adliyesi'de, bazen de sosyal medyada devam etti. En çok dikkat çeken ise üniversite öğrencilerinin bazen kampüslerdeki bazen de kampüslerden taşıp sokaktaki protestoları, yürüyüşleri ve boykotu oldu. Birçok kişi protestolarda öğrencilerin, lokomotif güç olduğu yorumunu yaptı.   

19 Mart'ta başlayan "eylemler", 29 Mart'ta Maltepe'de yapılan "miting"le sona ermese de sönümlendi. Artık protestolar, alışveriş boykotu ya da evlerin pencerelerinden çalınan tencere tava sesleriyle devam ediyor. Anayasal haklarını kullanan protestocular, yine polis şiddetine maruz kaldı. İçişleri Bakanlığı, 19 Mart'tan beri yaklaşık 2,000 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Bunların en çok ses getireni (İmamoğlu hariç), İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi önünde 18-19 yaşlarındaki 100'e yakın gencin gözaltına alınıp tutuklanmasıydı. Gezi Direnişi'nden 12 yıl sonra Türkiye'nin her kentinde sokaklara çıkan milyonlar, sadece İmamoğlu'na özgürlük istemiyor, kendi hayatlarını ve haklarını talep ediyordu.  

"Türkiye'yi sarsan 10 gün"de neler yaşandığını, protestocuların ne istediğini, ortak ve ortak olmayan özelliklerini, eylemcilerin farklılıklarını, polis şiddetini, "İsyan, Şiddet, Yas: 90'lar Türkiyesi'ne Bakmak" ve "Sokakta Siyaset" gibi kitapların yazarı, Barış Akademisyeni ve şu anda Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi öğretim üyesi, siyaset bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal, Agos'a anlattı. 

19 Mart’ta başlayan ve giderek artan protestolarda olanlar kimler ya da kimlerdi? Hepsine CHP’li demek mümkün mü?

Tek bir protesto yok. İstanbul özelinde bile Saraçhane eylemleri ile öğrenci eylemlerini farklı değerlendirmek gerek. Aslında aynı durum Ankara ve İzmir için de geçerli. Saraçhane, Güvenpark ve Gündoğdu’da toplanan kitle CHP seçmeni ağırlıklı olmakla birlikte oldukça heterojen bir yapıda. Bununla birlikte, farklı partilerin kitleleri buralarda ağırlık kazanıyor. CHP, TİP, Sol Parti, EMEP, hatta İYİ Parti ve Zafer Partisi tabanı, vs. Sendikalar, dernekler de var. Örgütlü olmayanlar da var elbette. Ancak eylemlerin itici gücü örgütlü olanlar ile üye olmasalar bile bir örgütün üyesi, özellikle de bir partinin seçmeni olanlar. Müstakil öğrenci eylemlerinde de örgütlü öğrenciler başı çekiyor. Ancak, örgütlü olmayanlara doğru bir genişleme söz konusu.

Gezi’yi şimdilik katmayalım, eskiden sol örgütler sokaklara çıkardı, protesto denilince akla onlar gelirdi. Şimdi sokakta olanlar onlar değil, Z kuşağı mı bu protestocular?

Benim alanlarda gözlemlediğim gençlerin katılımının önemli olduğu yönünde, ancak orta yaş ve orta yaş üstü kesimleri de göz ardı edemeyiz. Öğrenciler büyük ölçüde eylemlerini Saraçhane’den, Alsancak’tan, vs. ayırdı. Bu alanlarda gördüğümüz gençler de belli bir süre sonra alanı terk ediyor. Kürsüyü işgal eden CHP ile eylem biçimleri uyuşmuyor. “Mitinge değil eyleme geldik” sloganları atarak seslerini kürsüye “ulaştıramayınca” alandan ayrılıyorlar. Kendilerine başka mekanlar belirleyip seslerini orada duyuruyorlar. Örneğin İzmir’de Gündoğdu’dan ayrılıp Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde ya da İkinci Kordon’da yürüyorlar. Eylemlerde evet önemli sayıda genç var, siz dilerseniz Z Kuşağı deyin bu gençlere, ben bu adlandırmaların sosyolojik olarak doğru olmadığını düşünüyorum. Çok genelleştirici olması hasebiyle. Bu protesto eylemlerine katılanların toplumsal profilini böyle indirgemeci bir yaklaşımla analiz etmek de doğru değil. İktidar karşıtlığı temelinde birleşen bir ittifak var sokakta, alanlarda. Her kuşaktan ve iktidar karşıtı her siyasal renkten. Genellemelerden kaçınıp sokakta farklı mekanlarda kurulan farklı ittifaklara bakmamız gerek. Saraçhane’de, Kadıköy’de, Maltepe’de ya da Saraçhane’nin yanı başında Bozdoğan Kemeri’nde katılımcıların toplumsal profilinin farklılaştığını görürüz.

Ya da şöyle sorayım: Sokaklar kimin?

Türkiye’de öteden beri sokakta siyasetin temel aktörleri sol örgütler ile Kürtler oldu. Dönem dönem İslami gruplar da bu siyaset yapma biçimine başvurdular, karşı-eylemci ya da protestocu olarak. Bununla birlikte, sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok ülkesinde sokak sol ile özdeşleştirilen bir mekân ve siyaset yapma biçimi. Aslında, parlamentoda temsil edilemeyen toplumsal grupların siyaset yapma biçimi demek daha doğru, ancak Türkiye’de bu durum biraz karmaşıklaşıyor. Temsil sisteminin sınırlılıklarından ve parlamentonun etkili bir organ olmamasından dolayı.

Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali, diplomanın ne kadar kaygan bir zeminde durduğunu apaçık gösterdi öğrencilere. Gözaltına alınıp tutuklanması, kıvılcımı çakan olay oldu. Sorunlara gömülü toplumsal kesimler için harekete geçirici bir olay oldu. Tabii seçme hakkının gaspı boyutunu da unutmamak lazım. Yıllardır sokağın kriminalize edildiğini düşünürsek, seçimler bu ülkede düşünceyi ifade etmenin neredeyse yegâne yolu. Elden o da giderse hiçbir şeyin kalmayacağının farkında toplumun önemli bir kısmı.

Bir gösterici şöyle diyordu: “Mesele sadece İmamoğlu değil, geleceğimi istiyorum.” Sokaklara çıkan bu gençler kim?

Eylemler başlamadan önce de derslerde öğrencilerin geleceğe dair umutsuzluğunu çok net görebiliyorduk. İnsanın içi parçalanıyordu bu durum karşısında. Üniversite diye bir şey kalmamış ortada. Bir şeyler öğrendikleri bir yer olmaktan çıkmış. Üniversiteler öğrencileri müşteri olarak görüyor, devlet üniversiteleri dahil hepsi birer ticarethaneye dönmüş durumda. Binlerce öğrenci ekonomik ve barınma sorunları nedeniyle üniversiteyi terk ediyor. Etmese bile hem çalışıp hem okuyor. Çoğu derse aç geliyor. Bir biçimde diplomayı alsalar bile iş yok. Dolayısıyla geleceğe dair bir umut da yok. Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali, diplomanın ne kadar kaygan bir zeminde durduğunu apaçık gösterdi öğrencilere. Gözaltına alınıp tutuklanması, kıvılcımı çakan olay oldu. Sorunlara gömülü toplumsal kesimler için harekete geçirici bir olay oldu. Tabii seçme hakkının gaspı boyutunu da unutmamak lazım. Yıllardır sokağın kriminalize edildiğini düşünürsek, seçimler bu ülkede düşünceyi ifade etmenin neredeyse yegâne yolu. Elden o da giderse hiçbir şeyin kalmayacağının farkında toplumun önemli bir kısmı.

Protestocuların ortak özelliği var mı?

Erdoğan karşıtlığı bu protestoların ortak paydası. Gençlerin önemli bir bölümünün siyasetle ilişkisi bile bu karşıtlık üzerinden kuruluyor. Hatta bir bölümünün siyasetle bağı sadece bununla sınırlı.

Tabii ki esas olarak ortak talepleri?
Ortak talep iktidarın değişmesi. Bu iktidarın gitmesi.

Bu eylemlerde eskiden bildiğimizden çok farklı “milliyetçi bir taban” da var? MHP olmadığı kesin ama kim bunlar sizce?

Gezi eylemlerinde de MHP’liler vardı. Bugün bu milliyetçi tabanın bir kısmı Zafer Partisi’ne yakın, bir kısmı İYİ Parti’ye. Ancak, Kürt hareketi karşıtlığı ve göçmen karşıtlığından beslenen “partiler üstü” bir milliyetçi kesim de var. CHP’ye, Zafer Partisi’ne, İYİ Parti’ye vs. oy vermesinden bağımsız, kendini bir partiden çok milliyetçi ideolojiden hareketle tanımlayan bir kesim.

Gezi’de beyaz yakalıların ağırlığı söz konusuydu. Bugünkü eylemlerin motoru her şeyden önce öğrenci gençlik. İstanbul Üniversitesi’nde 19 Mart’ta o polis barikatı yıkılmasaydı, belki de bu kitlesellik eylemlerde sağlanamayacaktı.

Gezi ile benzerliği ve benzemezliği nedir bu gösterilerin sizce?

Türk bayraklarının bu kadar yoğun kullanımı bu eylemleri Gezi’den çok Cumhuriyet Mitinglerine yaklaştırıyor. Ancak bu tespit daha çok meydan eylemleri (Saraçhane, Gündoğdu, vs.) için geçerli. Bazı CHP örgütleri özellikle bayraklı eylemleri teşvik ediyor. Ancak Gezi’nin ruhu bu eylemlerin üzerinde geziyor. Gezi önemli bir referans. Sloganları, eylem biçimleri, pankartları, dövizleri ve mizahın kullanımı bakımından bunu söylemek mümkün. Gezi Park’ındaki alan defansı ile Saraçhane’yi koruma saiki de birbirine benziyor. Ancak talepler bakımından önemli bir fark var. 19 Mart’tan itibaren başlayan eylemler doğrudan iktidar değişimi taleplerine dayanıyor. Protestocular iradelerine sahip çıkmak için sokağa çıktılar. Gezi’de en azından ilk günlerde böyle bir talep yoktu, her ne kadar iktidarın talanına karşı başlamış olsa da. Bununla birlikte her iki eylem döngüsünün de “gaspa” karşı olduğunu söyleyebiliriz. Yeşil alan gaspı ile seçimlerin gaspı. Gezi’de beyaz yakalıların ağırlığı söz konusuydu. Bugünkü eylemlerin motoru her şeyden önce öğrenci gençlik. İstanbul Üniversitesi’nde 19 Mart’ta o polis barikatı yıkılmasaydı, belki de bu kitlesellik eylemlerde sağlanamayacaktı. 

Birçok eylemci Taksim talebinde. Saraçhane, protesto mekânı olarak niye yetersiz görülüyor sizce?

Bu Saraçhane’nin yetersizliğinden çok, Taksim’in sembolik olarak önemli bir mekân olmasıyla ilişkili. On yılların belleği Taksim’i eylemlerin sembol bir mekânı olarak tarihe yazmış. Ayrıca, bu eylemler kendisine referans olarak Gezi eylemlerini alıyor. Bu da Taksim’i önemli kılıyor. Bir de şunu eklemek lazım: Taksim yasaklı bir mekân ve eylemler de tam da iktidarın keyfi uygulama ve yasaklarına karşı yapılıyor. Bu durum da Taksim’i bir kez daha önemli bir alan haline getiriyor.

Türkiye’de sokak ve eylem denilince, ne yazık ki, polis şiddeti de giriyor denkleme. Polis şiddetini nasıl yorumlarsınız?

Fotoğraf: Berge ArabianÖnemli ve belirleyici bir denklem. Polisin eylemleri kontrol altına alma stratejilerini göz önünde bulundurmadan eylemlerin seyrini, akıbetini ve hatta eylem biçimlerini de sağlıklı bir biçimde analiz edemeyiz. Polis şiddeti eylemler söz konusu olduğunda hiç değişmeyen mevzu. Polisin eylemleri bastırmayı hedefleyen, caydırıcı, keyfi ve öngörülemez politikaları öteden beri var. 2015 sonrasında bu politikalar, sokakta siyaseti istisna haline getiren bir boyuta ulaştı. Ayrıca, polis şiddetinin teknolojiyle birlikte katmerlendiğini görüyoruz. Yüz tarama sistemlerinin kullanımı bu eylemlere damgasını vurdu. Tüm dünyada bu sistemlerin kullanımı konunun uzmanı bilim insanları tarafından eleştiriliyor. Yüzünü örten gençlerle yüz taramak isteyen polisler arasındaki çatışmanın bu kadar sert olmasını bir de bu açıdan düşünebiliriz. Bir diğer önemli mevzu da Türkiye’de AKP’nin izlediği kutuplaştırma siyasetinin en fazla cisimleştiği sektörlerden biri polislik işi. Partizan işe almalar polisi eylemciler karşısında politik olarak da taraf yapıyor.

Basının bu kadar ağır taraflı olduğu bir Türkiye’de, çoğunluk sokakta ne olduğunun farkında mı?

Zor soru. Bu soruya farklı mahallelerde ve Anadolu’nun farklı kentlerinde araştırmalar yaparak yanıt vermek daha doğru olur. Kutuplaştırma siyasetinin sonucu olarak toplumda zihinsel ve mekânsal olarak duvarlar örüldü. Bu duvarların ardını göremeden bir şeyleri değiştirebilmek de zor. Türkiye toplumu az okuyup araştırıp çokça duyduğuna inanma eğilimi olan bir toplum. Medyanın tarafgirliği de bu duvarları kalınlaştırıyor. Bir de ne olduğunun farkında olup ancak korktuğu için ya da sokakta siyaset pratiği olmadığı için alanlardan uzak duran kesimler de olduğunu unutmamak lazım. CHP’nin önseçimine katılım meselenin geniş kesimler tarafından anlaşıldığının bir göstergesi olarak ele alınabilir. Bir sonraki aşamada, yine CHP tarafından başlatılan imza kampanyasına destek sayısı da gösterge olacaktır. Bir de tencere tava çalma eylemleri tüm bu konularda bize çok şey söylüyor aslında. Bazı mahalleler sesten yıkılırken, bazılarında sesler cılız çıkıyor ya da hiç çıkmıyor. Bu çıkmayan sesler sadece karşı tarafa aidiyeti göstermez, bazen de korkuya, mahalle baskısına vs. işaret eder.

Kategoriler

Güncel



Yazar Hakkında