Bin yıllık Dağlık Karabağ/Artsakh meselesi (1)

Karabağ’da Azerbaycan ablukasının yarattığı insanî kriz sürerken bölgenin tarihi de yeniden gündemde. Tarihçi Ayşe Hür, Karabağ tarihine dair kaleme aldığı ve daha önce kendi sosyal medya hesabından paylaştığı kapsamlı bir makaleyi Agos okurlarına da sundu. Makaleyi okunmasını kolaylaştırmak açısından iki bölüm halinde yayınlayacağız. Hocalı katliamı gibi 1992 sonrasındaki gelişmeler ikinci bölümde yer alacak.

Azerbaycan Devleti içindeki 18 bin kilometrekarelik Karabagh’ın tarih içinde küçüle küçüle 4.392 kilometrekareye düşmüş bir bölümünü oluşturan Artsakh (Türkçede Dağlık Karabağ) modern arkeologlar tarafından Kura-Aras kültürü olarak bilinen, Kura ve Aras nehirleri arasında yaşayan halkların işgal ettiği topraklar içinde yer almakta. Bölgenin eski nüfusu, çoğunlukla Hint-Avrupalı olmayan çeşitli yerli ve göçmen kabilelerden oluşuyordu. 

Fransız tarihçi Rene Grousset’ye göre yaklaşık M.Ö. 612 ile 585 arasında bir zamanlar Urartuların hâkim olduğu coğrafya Ermeniler tarafından istila edilmeye başlamıştı. Gerçekten de Herodotes’in (MÖ 5. Yüzyıl) Historia adlı eserinde, Xenephon’un (MÖ 4. Yüzyıl) Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adlı eserinde, Strabon’un (MS 1. Yüzyıl) Geographika adlı eserinde Erzincan yaylasından Tiflis’e uzanan geniş coğrafyanın adı Armenia idi.

MÖ 180 civarında Artsakh, Ermeni Krallığı'nın 15 eyaletinden biri oldu ve 4. yüzyıla kadar öyle kaldı. Resmen bir eyalet (nahank) statüsüne sahipken, Artsakh Ermenistan'ın Syunik eyaleti gibi kendi başına bir prenslik kurdu. Ermenistan Kralı Büyük Tigran’ın (hd MÖ 95-55) Artsakh'ta kurduğu iddia edilen dört büyük kentten biri olan Tigranakert’in kalıntıları arkeologlar tarafından araştırılıyor.

Azerilere göre ise Ermeniler Arnavutluk’tan Doğu Anadolu’ya gelip Urartuların egemenliğinde yaşayan, sonra da Kafkasya’ya göçen yabancı bir halk olup, bölgenin esas sahipleri kendileriydi, çünkü Azeriler Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru göç ederken bölgedeki Derbent Geçidi’nden geçen Türk boylarının soyundan geliyorlardı. Ancak bu tezin zayıf bir yanı vardı, Orta Asya’dan bu bölgeye göçler ancak 11. yüzyılda başlamıştı. 

Azerilerin “Arnavutluk” iddiası
Azeri tarihçiler Arnavutluk bağını nasıl kuruyorlar derseniz, bilindiği gibi Doğu ve Batı Avrupa dillerinde Arnavutluk için daha çok "Alban", "Albania" gibi terimler kullanılır. Tarihi kaynaklarda Ermenilerin yaşadığı bölgeye Kafkasya Albania’sı denmesi bu tarihçiler için yeterli bir kanıt oluşturuyor. Halbuki "Alb" kelimesinin kökenine ilişkin iki açıklama var. Birincisine göre kelime Erken Yunancada “alphos” (beyaz), Geç Latincede “alba/albus” (beyaz), Eski İngilizce “albe” ("beyaz elbise”) anlamına geliyor. İkinci açıklamaya göre “alb” Kelt dilinde(?) “tepe” demek, nitekim bu isim Alp Dağları’na verilmiş. Albania (Ermenice Aghuank) adının, MÖ 3-4. yüzyıllardan 705 yılına kadar Dağıstan'ın güneyini kapsayan eski bir krallığın adı olması ve İskoçya’nın eski adlarından biri olması, Ermenilerin Arnavutluk’tan geldiklerini değil, Albania’nın “tepedeki ülke, dağlık ülke” anlamına geldiğini düşündürüyor. 

Her iki tarafın da kabul ettiği gibi 7. yüzyılın ortalarında bölge, Müslümanların İran'ı fethi yoluyla işgalci Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Daha sonra, Hilafet tarafından onaylanan yerel valiler tarafından yönetildi. Ermeni kaynaklarına göre, 821'de Ermeni Prensi Sehl Smbatyan Artsakh'ta ayaklandı ve başarılı olarak Khachen (Haçen) Hanedanı’nı kurdu. Ermeniler hikâyeyi Aranshahik Hanedanı, Dizak Hanedanı diye devam ettiriyorlar. Hanedanların katılımıyla Haçen Hanedanı 19. Yüzyılın başına kadar Artsakh'ı bir prenslik olarak yönetecekti.

Azeri kaynaklarına göre ise bugünkü Azerbaycan devletinin çekirdeğini oluşturan oluşumlar Saciler/Sacoğulları (879-941), Salariler/Müsafiriler (941-981), Şeddadiler (951-1174) ve Revvadiler (955-1071) gibi “feodal devletler” idi. Halbuki Sacoğulları Sogd veya İrani bir boy, Salariler İrani bir boy, Revvadiler ve Şeddadiler Kürt boyu… Yani Azeriler kendilerine bir soyağacı oluşturmak için başka toplumların tarih tezlerine epey taarruz ediyorlar.

Peki bölgede ne zamandan itibaren "Türki boylar"dan söz edebiliriz? Resmi tarih tezinin aksine, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan ancak bir asır sonra dalgalar halinde Kaşgarlı Mahmud’un diliyle “Rum ili”ne (Anadolu’ya) akan Oğuz boyları elbette geçtikleri bölgelerde de bazı kollarını bırakmışlardı. 

15. yüzyılda Karabağ toprakları, Kara Koyunlu (1410-1467) ve Ak Koyunlu (1468-1501) gibi “Türk” aşiret konfederasyonlarının egemenliğindeydi. Akkoyunluların tarihi yazmış olan Ebû Bekr-i Tihrânî’ye (ö. 1477’den sonra) göre Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah (1438-1468) döneminde, Piri Bey Karamanlı adlı bir Türkmen beyi Karabağ valiliğini elinde tutuyordu. Ancak, Güney Kafkasya'nın antik tarihi üzerinde uzmanlaşmış Amerikalı tarihçi Robert H. Hewsen'e göre, Türkmen lordu Cihan Şah (1437-67), Yukarı Karabağ valiliğini yerel Ermeni prenslerine devrederek, şehzadeler tarafından yönetilen beş soylu aileden oluşan bir yerli Ermeni liderliğinin ortaya çıkmasına izin vermişti. Bu hanedanlar daha önceki Haçen Hanedanı'nın kollarını temsil ediyordu ve Artsakh'ın Ortaçağ krallarının torunlarıydı. 

Safeviler ve Osmanlılar 

Bundan sonrasını biraz daha iyi biliyoruz, çünkü en azından yazılı belgeler var elimizde. 1501'den 1736'ya kadarki Safevi Devleti’nin varlığı sırasında, önce Karabağ 1555’te Amasya Anlaşması ile Osmanlı Devleti’ne katıldı. Karabağ eyaleti Ziyadoğlu Gajar'ın hanedanı tarafından yönetildi. Ardından Nadir Şah dönemi geldi. Ermeni meliklerine, 1720'lerde Osmanlı Türklerine karşı kazandıkları zaferler karşılığında İran kralı Nadir Şah tarafından Kafkasya'daki komşu Ermeni beylikleri ve Müslüman hanlar üzerinde en yüksek komuta verildi. 

Ermeni kaynaklarına göre Gülistan Prensliği Melik-Beglaryan ailesine, Jraberd Prensliği Melik İsrail ailesine, Haçen Prensliği Hasan Celalyan ailesine, Varanda Prensliği Melik Şahnazaryan ailesine, Dizak Beyliği Melik Avanyan ailesine verilmişti. Karabağ 1735 yılındaki Gence Anlaşması’yla İran’a bırakıldı. 1747'de yerel melikliklerin etkisi önemli ölçüde zayıfladı. 

Rus egemenliği dönemi

Karabağ (günümüz Dağlık Karabağ/Artsakh dahil), İbrahim Halil Han ile Çar I. Aleksandr adına General Sisianov arasında 14 Mayıs 1804’te imzalanan Kürekçay Antlaşması ile Rus Çarlığı’nın egemenliğine girdi. Ruslar İbrahim Halil Han ve onun soyundan gelenleri bölgenin tek kalıtsal hükümdarları olarak tanımışlardı. Rus-İran Savaşı'nı (1804-1813) İran’ın kaybetmesinin ardından, İran, Gülistan Antlaşması (12 Ekim 1813) uyarınca Karabağ'ı resmen Rus İmparatorluğu'na devretti. İran'dan Rus kontrolüne geçtikten 9 yıl sonra, yani 1822’de Karabağ Hanlığı feshedildi ve bölge Rus İmparatorluğu içindeki Yelizavetopol Valiliği'nin bir parçası oldu. 1823'te kabaca günümüz Dağlık Karabağ'a tekabül eden beş mahallede %90,8 Ermeni nüfusu yaşıyordu. Transkafkasya'nın geri kalanı 1828'de Rus-İran Savaşı'nın (1826-1828) sonucu olarak 10 Şubat 1828 tarihinde imzalanan Türkmençay Antlaşması ile İmparatorluğa dahil edildi. 

1840’ta Çarlık idaresi Karabağ’da Shushenskiy (bugünkü Şuşa kentininin adı buradan geliyor) Uzeyd’ini kurdu. Uyezd Sovyet yönetiminde özerklikten bir alt kademede bir idari birimin adı. O tarihte Uzeyd'in yüzölçümü 11.911 km2 nüfusu 1.140 bin kişi idi. Bunun %58,2’i Ermeni, %41,5’i Azeri, %0,3 Rus’tu. 

Bu tarihten sonra Ruslar Kafkasya’da güneye doğru indikçe Müslüman halk Osmanlı’ya yakın olmak için güneyde, Hıristiyan halk ise Ruslara sığınmak üzere kuzeyde toplanmaya başladı. Ancak toplumlararası gerginliklerin çatışmaya dönmesi gecikmedi. 1905’te, Azeriler ve Ermeniler arasında çatışmalar başladı. Yağma ve katliamlar yoğunluğu azalmakla birlikte, bir sonraki yıla da sarktı. Olaylar şehirlerle sınırlı kalmadı. Tahminen 128 Ermeni ve 158 Azeri köyü yağma ya da tahrip edildi. Ölenlerin sayısı 3 bin ila 10 bin arasındaydı. 

Maverâ-yı Kafkas Federasyonu

1917 yılında Rusya Çarlığı, Bolşevik Devrimi’ni takiben bugün Birinci Dünya Savaşı dediğimiz Cihan Harbi'nden fiilen çekildiğinde, Güney Kafkasya’da üç önemli siyasi güç vardı. Bunlar Gürcülerin Sosyal Demokrat Menşevik Partisi, Azerilerin Müsavat Partisi ve Ermenilerin Taşnaksütyun (Ermeni Devrimci Federasyonu-EDF) idi. Hepsi Bolşevik karşıtı olan bu üç hareket, 24 Kasım 1917’de, merkezi Tiflis olan Maverâ-yı Kafkas Federasyonu’nu kurdular. Federasyon, Osmanlı ordularının bölgedeki harekâtları ve Bolşevik Rusya’nın savaştan hukuken çekilmesini sağlayan 3 Mart 1918 tarihli Brest-Litovsk Anlaşması’nın ardından ayrı Ermeni, Azerbaycan ve Gürcü “demokratik” devletlerine ayrıldı. Bu arada 1918'den önce Güney Kafkasya'da Azerbaycan diye bir siyasi ve idari oluşum hiçbir zaman var olmamıştı. Bu ad, Araks (Aras) Nehri'nin sağ kıyısında bulunan aynı isimdeki İran eyaletinden ödünç alınmıştı. 

Sonraki iki yıl boyunca Ermenistan ve Azerbaycan arasında Karabağ da dahil olmak üzere çeşitli bölgelerde bir dizi kısa savaş yaşandı. Mayıs 1918'in sonunda, 5. Türk tümeni ileri birlikleri, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk başkenti olan Gence’ye çoktan girmişti. Girişlerinin ertesi günü, Osmanlı Generali Nuri (Killigil) Paşa da Tebriz'den Gence'ye hareket etti ve hemen Kafkas İslam Ordusu'nun oluşumunu başlattı. 

Azerbaycan, yalnızca Müslümanların yoğun olarak yaşadığı toprakları değil, aynı zamanda yalnızca Ermenilerin yaşadığı yerleri de talep etti. Karabağ, bölgedeki stratejik konumu nedeniyle bu bölgeler arasında özel bir öneme sahipti ve hangisinin kontrolü altında olduğuna bağlı olarak Doğu Transkafkasya Müslümanları ile Türkiye arasında bir koridor veya bir engel haline gelebilirdi. Aynı mantıkla 22 Temmuz 1918'de toplanan Karabağ Ermenileri Birinci Meclisi, Karabağ'ı ayrı bir idari ve siyasi varlık ilan ederek bağımsız bir hükümet kurdu. Bakü'nün 15 Eylül 1918'de Kafkas İslam Ordusu tarafından ele geçirilmesini, hemen ardından Ermeni nüfusuna yönelik katliamlar izledi, ardından Azerbaycan hükümeti Türk kuvvetlerinin de desteğiyle Karabağ'ı boyunduruk altına almaya ve Karabağ'ı kendi sınırlarına dahil etmeye çalıştı. 

Bu amaçla, Eylül sonunda Şuşa’yı ele geçiren Osmanlı Albayı Cemil Cahit Bey komutasındaki birliklerden Birinci Azerbaycan Tümeni (Kafkas Müslümanı) oluşturuldu. Ancak bu birliklerin Dağlık Karabağ topraklarının derinliklerine, Varanda (Martuni), Khachen, Jraberd ve Martakert'e yönelik askerî harekât başlatma girişimleri, yerel Ermeni öz savunma mangaları tarafından engellendi. 

Osmanlı İmparatorluğu, Cihan Harbi’ni yenilgiyle kapattıktan sonra imzaladığı 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi uyarınca birliklerini Güney Kafkasya'dan çekmek zorunda kaldı. İngiliz askerleri onların yerini aldı. İngiliz Komutanlığı, Azerbaycan'daki mevzilerini pekiştirmek için 15 Ocak 1919'da Zangezur ve Karabağ sakinlerine, Paris Barış Konferansı’nın nihai kararına kadar Azerbaycan hükümetinin Hüsrev Bey Sultanov'u Zangezur, Şuşi, Cavanşir ve Cebrail vilayetlerine Geçici Genel Vali olarak atadığını bildirdi. Karara Karabağ Ermenileri karşı çıktı.

Şubat 1920'de Ermenilerin oluşturduğu “Karabağ Ulusal Konseyi”, Azerbaycan'ın yargı yetkisini ön olarak kabul ederken, Karabağ'ın başka yerlerindeki Ermeniler anlaşmayı asla kabul etmeyerek silahlı direnişi sürdürdüler. Nisan ayına gelindiğinde ise artık Ermenilerin hiç biri anlaşmayı tanımıyordu. 

Neriman Nerimanov

Nerimanov’la Orconikizdze’nin manevraları

Ama Moskova’nın onlar için başka kararları vardı. Nisan-Aralık 1920 arasında, Lenin ve Stalin’den Kafkasya’yı Bolşevikleştirme emrini alan Kızıl Ordu, bu bağımsız cumhuriyetleri tarihe gömdü. Azerbaycan ordusu yerel Ermeni güçleriyle Karabağ'da savaşırken Azerbaycan 28 Nisan 1920’de Bolşevikler tarafından ele geçirildi. 10 Ağustos 1920'de Ermenistan, Bolşeviklerle bir ön anlaşma imzaladı ve nihai çözüme ulaşılıncaya kadar (29 Kasım 1920) bu bölgelerin geçici olarak Bolşevik işgalini kabul etti. (Gürcistan ise ancak 25 Şubat 1921’de Kızıl Ordu’nun kontrolüne girecekti.)

1 Aralık 1920’de, Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi Merkez Komitesi Kafkas Bürosu (Kavbiuro) sorumlusu Orconikidze’nin başkanlığında Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda, Azerbaycan lideri Nerimanov, Zangezur, Nahçıvan ve Dağlık Karabağ bölgelerini Ermenistan’a bırakarak, Müslümanlarla Ermeniler arasındaki tarihsel kavgaya son verdiğini ilan etti. Oblastın sınırları Ermeni köylerini içerecek, Azeri köylerini dışlayacak şekilde çizilmişti. Böylece Ermeni nüfusun çoğunluğu sağlanmıştı. (Oblast, özerk cumhuriyetin bir altında, eyalet düzeyinde bir birimdi.)

Karar Orconikidze tarafından Lenin ve Stalin’e ulaştırıldı ve 4 Aralık 1920 tarihli Pravda’da, Milliyetler Komiseri Stalin’in bu kararı “tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olay” olarak göklere çıkardığını anlatan haber çıktı. Ancak bunun Ermeni Bolşeviklerini ve genel kamuoyunu etkilemek için yapılan bir manevra olduğu kısa sürede anlaşılacaktı.

16 Mart 1921 tarihli Moskova anlaşmasıyla Türkiye’sinin sınırında bulunan Nahçıvan Azerbaycan’a bağlı özerk (otonom) bölge olarak tanımlandı. 13 Ekim 1921 tarihli Kars Anlaşmasıyla bu durum teyit edildi. Bu, Ankara hükümetine yönelik bir jestti. Burada küçük bir parantez açalım: Bugün Türkiye’de “yayılmacı” çevreler 1921 tarihli Kars Anlaşması’nın Türkiye’ye (aynen Kıbrıs Cumhuriyeti’nde olduğu gibi) Nahçıvan üzerinde garantörlük hakkı verdiğini ve gerektiğinde Nahçıvan’a Türkiye’nin müdahale edebileceğini ileri sürüyorlar. Kars Anlaşması’nın konuyla ilgili 5. Maddesi aynen şöyle: "Türkiye Hükûmeti ile Ermenistan ve Azerbaycan Sovyetler Hükûmetleri işbu Antlaşmanın III sayılı Ekinde belirtilen sınırlar içinde olmak üzere, Nahcivan bölgesinin Azerbaycan'ın koruyuculuğunda özerk bir ülke oluşturulması konusunda anlaşmışlardır.” Yani Nahçıvan için bir garantör varsa o Türkiye değil, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti. Zaten o tarihte bir Türkiye Hükümeti yoktu, bir Ankara Hükümeti vardı. 

O tarihlerde Nahçıvan’ın nüfusunun yüzde 85’ini Azeriler, yüzde 15’ini Ermeniler oluşturduğu için Ermeniler karara itiraz etmediler. Bir ay sonra, Bolşevikler Zangezur bölgesinde Taşnaklar tarafından yönetilen milliyetçi bir Ermeni direnişi ile karşılaşıp, Zangezur’u Ermenistan’la Azerbaycan arasında paylaştırınca da ses çıkarmadılar. Çünkü Ermenistan ve Azerbaycan arasında imzalanan 12 Haziran 1921 tarihli deklarasyonla (Bakinskiy Rabochiy) Dağlık Karabağ, bu sefer de Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlanmıştı. 

Hovsep Hayreni’nin arşivlerde yaptığı çalışmaya göre sadece üç hafta sonra, 4 Temmuz 1921’de, Rusya Komünist Partisi (RKP) Kafkasya Bürosu’ndan Stalin, Kirov, Orconikidze, Nerimanov gibi bir dizi önemli şahsiyetin katıldığı bir toplantı yapıldı. Toplantıda dört şık oylandı. Azerbaycan lehine olan iki şık çoğunlukla reddediliyor. Ermenistan lehine olan iki şık çoğunlukla kabul gördü. Kabul edilen ikinci şık Dağlık Karabağ'da halkoylamasına gidilmesi oldu. Ancak bu kararlara karşı olan Nerimanov aynı gece Stalin'e itirazda bulundu ve konunun RKP MK'sinde görüşülmesini istedi. Dahası Azerbaycan lehine sonuç alınmazsa onun kaybedilmesinin mümkün olduğu yönünde şantaj yaptı. Ertesi gün Stalin büroyu yeniden toplantıya çağırdı ve iki kişinin tercihini değiştirmesi sonucu Azerbaycan lehine karar çıkartıldı. 

1923 taksimi
1923’ün başında Kirov liderliğindeki Ermeni ağırlığındaki bir komisyon Dağlık Karabağ’ın kaderini tayin etti. Ancak o sırada bölgenin Ermenistan’a bağlanması konusunda popüler bir çaba yoktu. Bu yüzden komisyon bölgeyi “oblast” statüsünde olmak üzere 7 Temmuz 1923’te Azerbaycan’a bağladı. Ancak bu sefer de oblast’ın idari sınırları etnik sınırlarla örtüşmüyordu. Mesela Ermeni nüfusun baskın olduğu üç mahalle, Şaumyan (adını “Kafkasya’nın Lenin’i” diye anılan Ermeni Bolşevik Stepan Saumyan’dan almıştı) Taşkesan ve Hanlar ile önemli bir Ermeni azınlığa sahip Kedabay ve Shamkhor ilçeleri oblast dışında bırakılmıştı. Dahası Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la fiziki ilişkisini kesmek için Laçin/Syunik bölgesi Azerbaycan’a bırakılmıştı. 24 Temmuz 1923’te Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlı olduğu bir kez daha tekrarlanınca (tek değişiklik başkentin Şuşa değil Stepanekert olmasıydı) Ermeniler büyük hayal kırıklığına uğradılar. Üstüne üstlük, neredeyse aynı tarihlerde Laçin, Kelbecer, Zengilan, Kubatlı, Cebrail’in bir bölümünde Dağlık Karabağ Otonom Oblastı’nı Ermenistan'dan ayıran “Kızıl Kürdistan Uzeydi” (Kürtçe “Kurdistane Sor”) kuruldu. 

Orjonikidze, Stalin ve Mikoyan (1925)

1927’deki başvuru
Bunlar olurken 1927’de, aralarındaki siyasi ayrılıkları bir yana bırakan eski Taşnaklar, Menşevikler ve Sosyal Devrimciler (artık bu adla partiler yoktu, olsa olsa onların eski üyeleri, takipçileri vardı), Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’a bağlamak için Moskova’ya başvurdular ancak destek bulamadılar. Halbuki 1926'daki ilk resmi Sovyet nüfus sayımına göre Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın nüfusu 111.694 idi ve %89'u Ermeni, %10'u Türk veya Azeri ve %0,5'i Rus idi. 

Dağlık Karabağ'ın statüsünde Ermeni talepleri doğrultusunda iyileştirme yapılması için Moskova’ya yazılı ilk başvuru 11 Kasım 1945 tarihinde Ermenistan KP MK sekreteri Grigor Harutinov (Harutyunyan) tarafından doğrudan Stalin'e yazılmış bir mektupla yapılmış. Aynı lider 1947 ve 1949'da benzer başvuruları yinelemiş ama cevap alamamıştı.

Stalin’in ölümünden (1953) sonra milliyetler meselesine daha yumuşak yaklaşan Kruşçev döneminde Ermeniler Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a ya da Rusya Federasyonu’na bağlanması talep ettiler, fakat dilekçelere o zaman da cevap alamadılar. 

Moskova, 1966 yılında ve 1967’nin ilk yarısı boyunca, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalarda sadece izleyici olmayı seçtiyse de, 1967 yılının Ağustos ayında Dağlık Karabağ’da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması, bunun üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylara Kızıl Ordu aracılığıyla müdahale etmek zorunda kaldı. Daha sonra Ermenistan Dışişleri Bakanı olacak Jon Kirakosian’ın konuyu Moskova nezdinde sürekli gündeme getirmesine rağmen SSCB’nin 1977 tarihli yeni Anayasası’nın 87. maddesiyle Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlılığı tekrar teyit edilince Ermenilerin umudu bir kez daha söndü. 

1985’te ‘Glasnost’ (Şeffaflık) ve ‘Perestroyka’ (Yeniden yapılanma) diyen Mihael Gorbaçov’un iktidara gelmesi Dağlık Karabağ Ermenilerini yeniden harekete geçirdi. 1987’de 75 bin imzalı bir dilekçe Gorbaçov’a gönderildi. 20 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Özerk Bölge Sovyeti Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’la birleşme isteğini taraflara bildirdi. Bu amaçla Erivan’da 200 bin kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı. Ancak Moskova talebi duymazlıktan geldi, daha doğrusu Komünist Parti Siyasi Bürosu’nun iki üyesi “Ermeni milliyetçiliğindeki tırmanışın ilerde ciddi sonuçlar doğuracağı” yolunda bir rapor hazırladı. Ancak, raporu hazırlayanlar Azeri milliyetçiliğindeki tırmanışı gözden kaçırmışlardı. 

1988 Sumgait Katliamı

27 Şubat 1988’de, Bakü’nün 35 km. kuzeybatısındaki, 19 bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrinde, Azerilerden oluşan bir güruh Ermenilere saldırdı ve resmi kaynaklara göre 26 Ermeni ile 6 Azeri öldü. Gayri resmi kaynaklara göre ölü sayısı en az 300’dü. Sayıyı 500’e kadar çıkaran kaynaklar da vardı. Ermenilere ait evler talan edildi. Bütün bunlar olurken bölgenin esas hâkimi Sovyet yetkilileri, askeri güçleri sadece izleyici konumunda kalmıştı. 
Azeri tarafı Sumgait olaylarını Ermenistan’ın Gorus-Kafan bölgesindeki Azerbaycanlıların zorunlu şekilde göç ettirilmesinin yarattığı tepkiyle açıklamaya çalıştı. Ayrıca Grigoryan adlı bir KGB ajanının kışkırtıcı rol oynadığı iddia ettiler. Yaklaşık 60 yıllık sosyalist deneyimin milliyetçilik hastalığına çare olmadığı iyice anlaşılmıştı. 

Arsène Saparov’un görüşleri

Sonuç olarak günümüzde Azerbaycan ile Ermenistan arasında, Türkiye’nin de dahil olmaya pek hevesli olduğu kanlı savaşlara neden olan “Dağlık Karabağ/Artsakh Meselesi’nin özellikle Stalin’in iki tarafa da müdahale etmek için özellikle “kötü yönettiğini” düşünenler çok. Ancak "From conflict to autonomy in the Caucasus: the Soviet Union and the making of Abkhazia, South Ossetia and Nagorno Karabakh” (Routledge 2015) adlı kitabın yazarı Ermeni tarihçi Arsène Saparov, 10 Aralık 2018 tarihinde Focus on Karabakh editörü Emil Sanamyan’a verdiği röportajda buraya kadar anlattıklarımı “öteki tarihçi” sorumluluğuyla şöyle özetlemişti (Tercüme bana ait): 

"Ermeni tarihiyle ilgili baskın söylem, mağduriyet ve olaylara bu pencereden bakma alışkanlığı üzerine olmuştur. Ve bu mağdur bakış açısı Ermenilere özgü bir şey değil, bölgemizde yaygın bir tavırdır. Bence bu yaklaşım, şunu ya da bunu başka birinin yaptığını öne sürerek sorumluluğu 'diğerlerine' kaydırıyor. Uzun vadede, bu yaklaşımın mevcut zorlukları değerlendirme becerisine zarar verdiğini düşünüyorum.

Aynı şekilde 1920-21'de [toprak meseleleri hakkında] alınan kararların, daha büyük güçlerin Ermenistan'ı mağdur etme niyetinden ziyade, sahadaki gerçekler nedeniyle alındığını varsaymak, bugünkü çatışmaların nasıl ele alınacağı konusunda önemli etki yapar."

(“Karabağ’ı Azerbaycan’a vermek Stalin’in kararı mı idi?” sorusuna cevap olarak): "Gördüğüm tüm belgeler arasında, Stalin'in 1921 yazındaki o 12 gün içinde [Karabağ konusunda bu kararla sonuçlanan] bir şey yaptığına veya söylediğine dair doğrudan bir kanıt yok. Pek çok insan, Stalin kötü bir insan olduğu için, kötü birinin böyle bir karar almasının tipik olacağını varsayar.
Bolşeviklerin kararının arkasındaki mantığı anlamak için bazı kanıtlar arıyordum. Ve benim vardığım sonuç, [Nagorno Karabagh Autonomus Oblast/NKAO'nun Azerbaycan'a yerleştirilmesiyle ilgili] kararın sadece sahadaki durumu yansıttığı ve Ermeni Komünistlerin Karabağ üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığıdır. Zangezur'daki Taşnak isyanı çoktan bastırılmıştı ve Karabağ'ı Ermenistan'ın bir parçası yapmak için kullanılan tek argüman -Karabağ'ın Ermenistan'a verilmesinin Taşnakların konumunu baltalayacağı argümanı- ortadan kalkmıştı."

(“Başka bir deyişle Ermeni Komünist liderler mi suçluydu?” sorusu üzerine): "Ermenistan Sovyet hükümetinin ilk liderleri, belki de çoğunlukla milliyetçi gündemi ilerletmekten çok Taşnakları yenmeye odaklandıkları için, [Dağlık Karabağ Otonom Oblastı hakkında] kararla sonuçlanan şey buydu. Tarihin 1921'den 1920'lere kadar olan bu kısmı, daha detaylı incelemek istediğim zaman dilimi. Ancak şimdiye kadar söyleyebileceğim kadarıyla, bu dönem -ve muhtemelen 1930'lara kadar -hala oldukça istikrarsız ve şiddetliydi, ancak Sovyet merkezi hükümeti ve yerel temsilcileri sonunda durumu istikrara kavuşturmayı başardı. Ve tabii ki o dönemde Karabağ'da çıkarları üzerinde tekelleri vardı ve bu istikrarın sağlanmasına yardımcı oldu."

Not: Yazının ilk halini okuyup değerli katkılar yapan Hovsep Hayreni’ye teşekkür ederim. A.H.

(DEVAM EDECEK)


Kategoriler

Dosya


Yazar Hakkında